Ayşe Nart

Ben bir yazar ve resim sanatçısıyım. Ve zamanla şunu fark ettim: Bir kitabın ne anlattığından çok, kime ne hissettirdiğiyle ilgileniyorum artık. Yazdığım bir roman üzerine yapılan yorumları okurken, çoğu zaman gözüm cümlelerde değil, cümlelerin altındaki seslerde takılı kalıyor. Çünkü bir okurun yorumu, aslında o esere dair değil; çoğunlukla kendi iç dünyasına, geçmişine, kırılmalarına dair ipuçları taşır. Bir metin, binlerce kişiye ulaşabilir ama her okur, o metni yalnızca kendi gözünden, kendi geçmişinden, kendi bilinçaltının süzgecinden geçirerek okur. Bu nedenle aslında o kitabı sadece bir kişi okumuş olur. Ama o bir kişi, her seferinde değişir. Ve bu bana hep büyüleyici gelmiştir. Aynı kelimeler, aynı hikâyeler, bambaşka dünyalara dokunur çünkü her okurun iç sesi farklıdır.

Kitap yorumları arasında gezinirken bazen sert, yıkıcı, hatta öfkeli ifadelerle karşılaşırım. İlk başta yazarı savunma duygusu doğar içimde ama hemen ardından kendime şu soruyu sorarım: Bu kişi gerçekten metne mi öfkeli, yoksa hayatına mı? Belki de karakterlerden biri ona istemediği bir yüzleşmeyi yaşatmıştır. Belki bastırdığı bir korkuyu gün yüzüne çıkarmıştır. Ve o da bu rahatsızlığı öfkeye dönüştürüp yorum olarak yansıtmıştır. Bazen de tam tersi olur; öyle yüceltilmiş, öyle hayranlıkla dolu yorumlar görürüm ki, orada da bir ihtiyaç sezerim. Onaylanma, ait olma ya da belki kendini değerli hissetme arzusu. Bu beni yazdığım şeyden daha çok düşündürür. Çünkü bazen yorumun kendisi, bir roman kadar derindir.

Şunu itiraf etmeliyim ki, yorumları birer psikolojik metin gibi okuyorum. Her birinde küçük bir bilinçaltı haritası gizli. Bir kelimenin fazlalığı, bir noktalama işaretinin abartısı, sessiz harflerde bile yankılanan o içsel tonlama… Bunlar bana o kişiye dair çok şey anlatıyor. Yorumun nesnesi olan metin giderek silikleşiyor; okurun ruhu belirginleşiyor. Edebiyat eleştirilerinde hep eser ve yazar konuşulur. Oysa ben en çok, okurun kendisini önemsiyorum. Bir kitap ne kadar iyi yazılmış olursa olsun, onu anlamlı kılan şey, okurun ona ne kattığıdır. Ve çoğu zaman bu katkı, doğrudan değil; bastırılmış arzularla, geçmiş travmalarla, hayal kırıklıklarıyla şekillenir. İnsan bir metni asla boş bir zihinle okumaz. O an ne yaşıyorsa, kimden nefret ediyorsa, neyi özlüyorsa, metne de onu taşır. Bu yüzden ben yorumlara bakarken sadece “beğenmiş mi, beğenmemiş mi” diye düşünmem. Onun yerine şöyle sorarım: “Bu kişi ne hissediyor? Hangi tarafı tetiklendi? Hangi duygusu susturulmak yerine konuştu burada?” Belki de bu yüzden, bir romanı bin kişi okur ama bin farklı roman ortaya çıkar. Çünkü her okurun zihni, metni yeniden yazan bir aynadır. Aynı satır, birinde huzur yaratırken, diğerinde öfkeyi çağırır. Aynı karakter birine umut olurken, bir başkasına karanlık taşır. .

İşte bu yüzden, bir okurun yorumu, benim için yalnızca esere dair bir fikir değil; onun ruhuna açılan küçük bir kapıdır. Ve ben o kapıdan usulca içeri girip, yalnızca kitaplar değil, insanları da okumayı seviyorum.


Skriv et svar

Din e-mailadresse vil ikke blive publiceret. Krævede felter er markeret med *