(Nietzsche’yi susturmak, çöküşün sesini bastırmaktır)
Ayşe Nart
Nietzsche’nin deliliği, belki de Tanrı’nın ölmediğini, yalnızca yer değiştirdiğini gören tek kişinin taşıdığı bir cezaydıö kimbilir? Çünkü o, Tanrı’nın ölümüyle açılan boşluğun sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda bir otorite krizi olduğunu çok önceden sezmişti. İnsanlık, özgür kaldığını düşündü. Ama zincirleri çıkardığında, boynunun çıplaklığıyla ne yapacağını bilemedi. Ve hemen ardından alışık olduğu o zincirleri geri istedi. Bu kez daha kalın, daha görünmez, ama daha kutsal olanlarını.
Tanrı susmuştu ama onun suskunluğunun yerine konuşacak çok fazla şey vardı: devlet, millet, bayrak, lider, para, bilgi, bilim, kimlik, ırk, mezhep. Hepsi sırayla onun tahtına talip oldu. Her biri, kendi kutsalını kurdu. İnsanlık bir kez daha tapınmaya başladı; bu kez taşa değil, slogana. Nietzsche, işte bu yeni tanrıların doğumunu önceden gören bir felaket kahiniydi. “Tanrı öldü” derken kutlama yapmıyordu, uyarıyordu. Çünkü biliyordu ki Tanrı’yı gömmeden önce, onun otoritesini taşıyacak yeni bir güç hazırlanıyordu. Ve bu güç, tanrısal değil, tamamen dünyeviydi ama daha buyurgan, daha cezalandırıcıydı. Toplumlar ise bu uyarıyı hiçbir zaman duymak istemedi. Çünkü özgürlük sorumluluk isterdi, sorumlulukda yüzleşme. Ama halklar, yüzleşmek istemediği her şeyi filozoflara yüklemeye alışkındı. Nasıl ki Platon’un ideaları tapınağa, Sokrates’in sesi darağacına götürülmüştü; Nietzsche’ de Tanrı’nın çöküşünden sonra oluşan boşluğun suçlusu ilan edildi. Kilise çökerken halk ayaktaydı, ama suçun yönü yine filozofa döndü.
Bugünün dünyasında da bu döngü sürüyor. Bir otorite yıkıldığında insanlar özgürleşmiyor, yalnızca yeni bir otoriteye teslim oluyorlar. Eski tanrılar yıkılıyor ama yerlerine gelenler daha sessiz, daha sinsi. İnançlı değiliz belki, ama bağlılık arıyoruz. Aidiyet bulamazsak itaat, sevgi bulamazsak güç. Her toplum, Tanrı’nın suskunluğunda yeni bir emir cümlesi duymak istiyor. Ve en korkuncu ise: artık insanlar zincirlerini sevmeye başlıyor. Köleliği özgürlük sanıyor, itaatte anlam buluyor. Çünkü düşünmek zor, sorumluluk yorucu. Ve Nietzsche, bu yorgunluğun aynası olduğu için rahatsız edici. Bu yüzden susturulmalıydı. Ama o susturulduğunda bile fikirleri konuşmaya devam etti. Çünkü onun sözleri, Tanrı’nın ölümünden çok, yeni zorbanın doğumunu haber veriyordu. Bugün o zorbanın adı her yerde farklı: bazen “vatan”, bazen “millet”, bazen “inanç”, bazen “piyasa”, bazen “bilim” bazen ilim. Ama ortak özellikleri aynı: Sorgulanamazlar, eleştirilemezler. Tanrı gibi dokunulmaz, ama insan gibi hırçınlar. Ve Nietzsche halâ suskundu. Ama onun suskunluğu, bu yeni tanrıların gölgesinde yankılanıyor. Belki de insanlığın en büyük trajedisi şu: Tanrı öldü, ama biz ona benzeyen her şeyi yaşatmaya devam ediyoruz.
Ve bugün…… Nietzsche’nin sözleri sadece Batı’ya değil, doğrudan bize de, fısıldıyor. Çünkü burada Tanrı belki sustu ama onun yerine konuşan çok fazla şey var: bayrak, din, lider, gelenek, “yerli ve milli” olma zorunluluğu. Her biri sorgulanamaz birer kutsal haline geldi. Sanki özgürlük bir tehditmiş gibi; sanki düşünmek bir suçmuş gibi davranılıyor. İtaatin gölgesindeki ülke, bir zamanlar Tanrı’nın sustuğu ama özgürlüğün konuşabildiği bir yerdi. Bugünse özgürlük susuyor; Tanrı’ya benzeyen şeyler hep bir ağızdan bağırıyor. Ve kimse şunu sormuyor: “Eğer herkes bu kadar eminse, bu kadar aynıysa, bu kadar itaatkârsa, o zaman gerçeği kim söyleyecek?”
Belki bir gün biri gerçekten Tanrı’yı öldürecek. Ama bu kez Tanrı’yı öldüren bir filozof olmayacak. Tanrı’nın adını kullanarak herkesin aklını susturanlar olacak.

Skriv et svar