Bu yazı bir çağın fotoğrafıdır. Ne bir ajitasyon, ne de nostalji içerir. Amaç, Türkiye’nin geçirdiği dönüşümün yalnızca sonuçlarını değil, o sonuçlara nasıl sürüklendiğimizi gösterebilmektir. Bu dönüşüm ne tanklarla geldi, ne de bildirilerle. Sessizce yürüdü; ezberlerle, simgelerle, yasal düzenlemelerle ve nihayetinde alışkanlıkla. Kimse tam olarak ne zaman başladığını bilmedi ama herkes bir gün eski olanın çoktan yok olduğunu fark etti. Bir rejimin doğuşu bazen bir gecede olur. Ancak bir zihniyetin yerleşmesi zaman alır. Türkiye’de yaşanan, iktidar değişimi değil, zihin değişimidir. Seçimle gelen bir gücün, kurumları yeniden biçimlendirmesi kadar, toplumu da yavaş yavaş yeniden kurmasıdır bu. Kutsallar üzerinden yürütülen bu dönüşüm, sorgulamanın değil itaatin, tartışmanın değil sadakatin makbul sayıldığı bir düzen kurdu.
Bu yazı, bu düzenin doğasını anlamaya ve belgelemeye çalışır. Çünkü bugünü anlamadan, yarının nasıl bir şey olacağını tahayyül etmek imkânsızdır.
Rejimin kurumsallaşması; Türkiye’de son yirmi yılda yaşanan siyasal dönüşüm sadece iktidarın değil, tüm devlet aygıtının yeniden inşası anlamına geliyor. Bu süreçte laiklik yalnızca anayasal bir madde olmaktan çıkarılmadı; toplumsal hayattan da sistemli biçimde çekildi. Diyanet, artık sadece bir dini kurum değil, devletin ideolojik taşıyıcısı konumunda. Eğitim müfredatı, adalet sistemi ve kamu söylemi bu ideolojik dönüşümle uyumlu hale getirildi. Ordu, geleneksel anlamda Cumhuriyet’in laik muhafızı rolünden çıkarılarak, dindar ve itaatkâr bir yapıya dönüştürüldü. Yargı, bağımsızlığını kaybetti ve emir-komuta zincirine benzer bir hiyerarşiyle işlemeye başladı. Medya neredeyse tamamen tek merkezden yönlendirilir hale gelirken, üniversiteler eleştirel düşüncenin değil, uyumlu söylemin üretildiği kurumlara dönüştü. Bu, bir rejimin sadece politik değil, kültürel olarak da yerleşmesi anlamına geliyor.
Zihinsel dönüşüm ve toplumsal inşa; Rejim inşasının belki de en derin ve kalıcı yönü, halkın zihin dünyasında yarattığı değişimdir. Kadının toplumsal rolü bu dönüşümde kritik bir yer tutuyor. Başörtüsü artık sadece bir inanc simgesi değil; politik sadakatin ve ideolojik bağlılığın da bir göstergesi. Bu dönüşüm, kadın üzerinden gelecek kuşaklara aktarılıyor. Kadınlar sadece kendi yaşam biçimlerini değil, çocuklarının da inanç merkezli bir dünyada yetişmesini sağlıyor. Bu süreç öyle bir yapıya dönüştü ki, artık bir devrim ya da protesto ile değişmesi de zorlaştı. Bu, yumuşak ama derin bir toplumsal yeniden programlama. Afganistan ve İran bunun tarihsel örnekleri. Bir zamanlar Çağdaş Afganistan’da mini etekli kadınlar üniversitelere giderken, bugün kadınlar pencereye bile bakamıyor. İran’da ise kadınlar son derece bilinçli ve devrimci ruhla dirense de, rejimin çelik yapısını kıramadılar. Bu dönüşüm sadece 40-50 yıllık bir mesafe değil; nesiller arası bir aktarıma dayanıyor. Dindar bir annenin yetiştirdiği çocuk, kendi evladını belki daha da sert şartlarla yetiştiriyor. Bu zincir kırılmadığı sürece, dönüşüm tersine işlemeyecek. Üstelik milyonlarca Arap mülteci, bu dinsel yapıya entegrasyon değil, katman sağlıyor. Bu da sadece rejimi değil, toplumu da Araplaştırabilecek bir tehlike yaratıyor. Bununla bağlantılı olarak, Avrupa’da yaşayan Türk göçmenlerin tutumu da dikkat çekici bir çelişki yaratıyor. Türkiye’de yaşamamalarına rağmen seçimlerde oy kullanarak buradaki siyasal gidişata müdahale ediyor, yaşamadıkları bir ülkenin kaderini belirliyorlar. Üstelik çoğunun Türkiye’ye geri dönme gibi bir niyeti yok. Kendi çocuklarını ise Avrupa’nın seküler ve demokratik değerleri içinde, özgür bireyler olarak yetiştiriyorlar. Bir yanda Türkiye’deki dindarlaştırma sürecine dışarıdan katkı sunan bir diaspora, diğer yanda bu sürecin zıddı olan bir yaşam biçimini kendi evlatlarına reva gören bir ikiyüzlülük söz konusu. Bu durum, hem ahlaki hem de demokratik açıdan sorgulanması gereken bir başka yüzleşmeyi gerektiriyor. Artık toplumun büyük bir kesimi, elinde kutsal kitabı tutan siyasetçiye inanıyor, çağdaş değerleri savunanlara değil. Muhalefet partileri bile, bu dönüşüme direnmek yerine ona uyum sağlamayı seçti. Laiklik, yalnızca CHP’nin çekingen savunularına indirgenmiş durumda; diğer partiler ise oy uğruna dini sembollere yaslanmaktan çekinmiyor. Bu da seküler değerlerin kamusal görünürlüğünü her geçen gün azaltıyor.
Yeni dil arayışı ve gerçekçi direniş; Bu rejimin kurduğu dilin dışına çıkmak neredeyse imkânsız hale geldi. Muhalefet bile artık iktidarın belirlediği kelimelerle, onun kutsallarına dokunmadan konuşuyor. Bu da topluma, “başka bir tahayyül” olmadığını düşündürüyor. Ancak dönüşümle mücadele etmenin ilk şartı, bu dile mahkûm olmamak. Yeni bir dil, sadece siyasi bir proje değil, kültürel bir inşa gerektiriyor. Bu noktada görev artık siyasetçilere değil, yazarlar, sanatçılar, gerçek tarihçilere ve tanıklık eden bireylere düşüyor. Çünkü mesele artık seçim kazanmak değil, toplumun hafızasını korumak. Bu, romantik bir umut değil; gerçekçi bir sorumluluk. Eğer bugünün tanıklığı doğru şekilde kayda geçmezse, gelecek kuşaklara bırakılacak tek şey, rejimin yazdığı “resmi tarih” olacaktır.

Skriv et svar