Türkiye, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra bir lider çıkaramadı. Bugün gelinen nokta da bunu açıkça göstermektedir. Atatürk, yalnızca bir ulus kurmakla kalmadı; aynı zamanda çağdaş, akıl ve bilim temelli bir toplum inşa etti. Ne var ki, ondan sonra gelen her siyasi figür, onunla kıyaslandı. Bu kıyaslama, yalnızca yeni liderlerin toplum nezdindeki kabul görmesini sarsmakla kalmadı; aynı zamanda muhalefet liderlerinin de özgüvenini törpüledi.
İkinci ve belki de daha derin bir sorun ise, Atatürk ve onun ilkelerinin zamanla kutsallaştırılması oldu. Bu kutsallaştırma, bir anlamda düşünsel donmayı beraberinde getirdi. Oysa Atatürk’ün kendisi, her fırsatta bilime, eğitime ve ilerlemeye verdiği önemi vurgulamıştı. Onun ilkeleri, birer başlangıç noktası olarak görülmeli, çağın gereklerine göre geliştirilip ileri taşınmalıydı. Ancak ne yazık ki bu ilkeler adeta birer dogmaya dönüştürüldü; sorgulanamaz, değiştirilemez bir hale getirildi. Bir ulusu kuran liderin fikirleri zamanla dondurulur ve kutsallaştırılırsa, bu durum kaçınılmaz olarak dini bir çağrışıma yol açar. Bugün yaşadığımız tıkanmışlık hali, biraz da buradan kaynaklanıyor. Suç ne bireylerde ne de tek başına siyasilerde. Asıl sorun, “kutsalı” yaratan zihniyette yatıyor. Bu, kökleri tarihsel olarak dini alışkanlıklara dayanan bir refleks.
Unutulmamalıdır ki, liderlik konfor alanında filizlenmez. Konfora alışmış bireylerden lider çıkmaz. Gerçek liderler, karanlığın içinden, belirsizliğin ve sıkıntının ortasından yükselir. Türkiye’nin yeni bir lider çıkarabilmesi için önce bu gölgeyi -hem kutsallığın hem de kıyaslamanın gölgesini- aşması gerekir.

Skriv et svar