Günümüzde giderek yaygınlaşan bir toplumsal söylem, “her inanca saygı duyulmalıdır” önermesini, eleştiriden bağışık bir ilke gibi mutlaklaştırmaktadır. Bu ilke, yüzeyde hoşgörüye ve çoğulculuğa hizmet ediyor gibi görünse de, derin yapısında özgür düşünceyi baskılayan, sorgulama hakkını törpüleyen bir sessizlik dayatmasına dönüşmektedir. Özellikle semavi dinler söz konusu olduğunda, bu saygı talebi çoğu zaman bireyin eleştirme hakkının önüne bir duvar örer. Eleştirel düşüncenin susması istenir. Bu, entelektüel bir duruş değil, dogmaya duyulması gereken bir saygının ahlaki zorunluluk gibi sunulmasıdır. Oysa hakikat, dogmanın değil, sorgulamanın alanında filizlenir. İnanç, yapısı gereği bir dogmadır: doğruluğu nesnel olarak kanıtlanamaz, çoğunlukla geleneksel kabullerden türetilir ve sorgulama değil, itaat bekler. Bu yönüyle ideolojiden dahi farklıdır. Zira ideoloji, en azından teorik olarak, akılcı temellendirmeye açık bir düşünce sistemidir. İnanç ise kutsallık zırhıyla eleştiriden bağışık tutulur; bu durum ise düşünceye değil, teslimiyete kapı açar. Özellikle semavi inanç sistemleri, tarih boyunca zaman zaman bireyin düşünsel özgürlüğünü bastırmak için bir ideolojik aygıt olarak kullanılmış; Tanrı fikri, vicdanın değil, iktidarın sesi hâline getirilmiştir. Semavi dinlerin kullanımı bugün çoğu yerde bir siyasi aparat, bir kültürel hegemonya biçimi olarak karşımıza çıkar. Din, toplumsal meşruiyet üretmenin aracı; bir tür zihinsel afyon olarak işlev görmektedir. Bu kullanım biçimiyle din, bireyin vicdanına hitap eden bir manevi alan olmaktan çıkar; tam tersine, sorgulamayan, eleştirmeyen, şüphe duymayan bir bilincin inşasına hizmet eder. Böylece dogma, düşünceyi felç eder. İtaat düşüncenin yerini alır, korku sorgulamanın. Oysa insan, varoluşsal bir varlıktır; düşünen, sorgulayan, hakikati arayan bir bilinçtir. Varoluşçuluk, insanın bu sorgulayan doğasını temel alır. Kierkegaard’dan Nietzsche’ye, Camus’den Sartre’a dek uzanan varoluşçu damar, dogmaya değil, bireysel seçimlere, sorumluluğa ve içsel hakikate dayanır. Bu felsefeye göre hakikat, dışsal bir otorite tarafından dikte edilmez; bireyin vicdanında şekillenir, deneyimle büyür. Bu bağlamda dogma ile varoluşçuluk uzlaşmaz iki kutuptur: İlki mutlaklığı, ikincisi özgürlüğü yüceltir.
Gerçek maneviyat, dogmaya bağlı olmak zorunda değildir. Aksine, maneviyat insanın vicdanında, içsel sezgisinde doğar. Tanrı’ya dair hakikat de, kutsal metinlerden çok, vicdanın derinliğinde yankılanır. Tanrı, bir ideolojik kurgu değil, vicdanın içinden fısıldayan bir ses olabilir. Bu nedenle “Tanrı dinsiz olabilir” demek, Tanrı’yı dinî kurumların ve ritüellerin tekelinden çıkarıp insanın içsel yolculuğunun bir parçası olarak yeniden düşünmektir. Vicdanına kulak veren biri, Tanrı’nın fısıltısını da duyabilir ama bu fısıltı, sadece özgür bir bilinçte yankılanır. İnanca saygı, düşünce özgürlüğünü bastıran bir norm hâline geldiğinde, insan hakikate olan inancını kaybetmeye başlar. Çünkü hakikat ancak sorgulamayla, şüpheyle, cesaretle ortaya çıkar. Sorgulanmayan inanç, sahiplenilen bir hakikat değil, miras alınmış bir alışkanlıktır. Zihin, eleştiriden korktuğu anda kendini inkâr eder. Korku düşünceyi boğar; sorgulama susar; birey, kendi varlığının kurucusu olmaktan çıkar. Bu nedenle, gerçek bir entelektüel duruş, inanca değil, düşünceye sadakattir. Hakikate ulaşmanın yolu, her şeyin sorgulanabilir olduğunu kabul etmekten geçer. Saygı, dogmaların değil, düşünme hakkının etrafında inşa edilmelidir. Aksi takdirde “saygı” adı altında sessizlik dayatılır, düşünce susturulur, insan zihninin hakikatiyle bağları koparılır. Ve ancak o zaman sorulmalıdır: Sessizliğe mi saygı duyuyoruz, yoksa susmaya mı zorlanıyoruz?

Skriv et svar