
Not: Ben bir roman yazarı, resim sanatçısı ve sosyal pedagogum. Tıp doktoru değilim. Ama sorgulamanın, şüphenin ve merakın bir mesleği yoktur. Çünkü hakikate giden yol, çoğu zaman meslekî uzmanlıktan değil, vicdanlı bir sorgulamadan geçer. Ben, her şeyi sorgulayan, hiçbir şeyi mutlak kabul etmeyen biri olduğum için varım.
Bilimin özgür olduğu yerde hakikat filizlenir. Oysa biz, bilimin baskı altında tutulduğu, yönlendirildiği ve pazarlandığı bir çağda yaşıyoruz. Artık bilginin üretildiği yerler, hakikatin değil, menfaatin sesini yükseltiyor. Gerçek bilim insanları sessizleşiyor; çünkü onların kelimeleri, kapitalist devlerin megafonlarına göre çok cılız kalıyor. Dürüstlük, bu sistemde fazla yalın, fazla sade, fazla etkisiz bir dil.
Bilim, bir zamanlar insanı ve doğayı anlamanın saf yoluydu. Şimdi ise kimyasal formüller, ticarî patentlerle mühürleniyor. Laboratuvarlar, hakikatin izini sürenlerin değil, kâr marjını maksimize edenlerin tapınakları oldu. “Şu ilaç bin kişide işe yaradı” deniyor ama kimin finanse ettiği sorulmuyor. Çünkü bilginin arkasındaki para, onun önündeki etik soruları gölgede bırakıyor.
Ve kanser. Bilimin en çok yatırım yaptığı, en çok konuştuğu, ama bir türlü “çözülemeyen” hastalık. Oysa neden çözülmediğini sormak, sistemin en tehlikeli çizgisine dokunmaktır. Belki de çözüm, çözülmek istenmeyendir. Belki de kanser, yalnızca bir hastalık değil; vücudun kendini koruma çabasıdır. Bir profesör bunu söylediğinde, onun sözü alaya alınır; çünkü makalesi yok, çünkü yayınevi sponsor bulmamış, çünkü konuşması TEDx’te değil. Ama ya o söylüyorsa hakikati? Ya tümör gerçekten bir çareyse, biz onu hastalık diye kazıyorsak?
Bir doktorun iddiasına göre, tümörler aslında vücuttaki hastalıklı hücreleri bir araya toplayıp onları dış dünyadan izole eder. Bu yaklaşıma göre, sağlıklı beslenerek, açık havada yürüyüşler yaparak, stresten uzak bir yaşam sürerek beden kendi içindeki o hastalıklı kümeyi yavaş yavaş eritebilir. Fakat doktorlar, o tümöre ne olduğunu tam anlamadan hemen biyopsi yapıyor. O dokunuşla belki de vücudun karantinaya aldığı hastalıklı hücreleri serbest bırakıyor, yeniden dağılmalarına neden oluyorlar. Ya o doktor haklıysa? Ya ‘erken teşhis’ adı altında aslında bedenin doğal savunma mekanizmasına müdahale ediliyor, yangını söndürmek yerine körükleniyorsa?
Dikkat edin, bilim insanlarının dilinde hep aynı terim tekrar eder: kanser hücreleri. Sanki bu hücreler, dışarıdan gelmiş birer istilacıymış gibi. Ama kimse ‘bedenin içinde oluşan hastalıklı hücreler’ demiyor. Çünkü bu ifade, bedenin içsel bir süreci yönetmeye çalıştığını ima eder; oysa mevcut anlatı, tüm yükü ‘kanserin’ üzerine bırakmayı tercih ediyor. Böylece sorumluluk, bağlamından kopartılmış bir düşmana yükleniyor. Ya gerçek tam tersiyse? Ya beden, bu hücreleri bir araya toplayıp izole ederek kendini savunuyorsa?
Bilim bugün artık yalnızca otoriteyi değil, şüpheyi ve sorgulamayı da bastırıyor. Eskiden dogmaya karşı doğan bilim, şimdi kendi dogmasını yaratmış durumda. Artık bazı soruları sormak bile bilim dışı sayılıyor. Oysa hakikat, çoğu zaman bu yasaklı soruların kıyısında durur.
Ayse Nart

Skriv et svar